YILDIRIM ROTBALANS
SATILIK ARSA

SON DAKİKA

SivasTime

"İKRAR 4 KAPI 40 MAKAM" ÇIKTI
SİPARİŞ WHATSAPP
05336381091

Prof Dr. Cemal Çevik: “ilk önce ruhsal bedende bir problem meydana geliyor, daha sonra fiziksel bedende ortaya çıkıyor.”

Prof Dr. Cemal Çevik: “ilk önce ruhsal bedende bir problem meydana geliyor, daha sonra fiziksel bedende ortaya çıkıyor.”
Bu haber 27 Şubat 2020 - 11:24 'de eklendi ve 120 views kez görüntülendi.

 

19 kasım 2011 de hemşerimiz Prof Dr Cemal Çevik ile yapmış olduğumuz röportaj. Güncelliğini hala koruyor.

 

Kendinizi kısaca tanıtırmısınız?

 

Yıldızeli” nde doğmuşum. Altı kardeşten dördüncüsüyüm. Annem, Halka çayır köyünden Düriye Hanım. Babam Hamdi Efendinin köyü olan Kavak beldesi nüfusuna kayıtlıyım. Yıldızeli Cumhuriyet ilkokulunu ve Yıldızeli Cumhuriyet ilkokulunu ve Yıldızeli ortaokulunu okuduktan sonra Liseyi, rahmetli amcam Ali Oğuz efendinin evinde kalmak üzere Sivas kongre lisesinde okudum.

Liseden sonra Ankara’ya göçtük.

Bu göçüşe rağmen Sivas la ilişkim kesilmedi: ben, tatillerimi hep Yıldızeli ve Sivas’ta geçirdim. Üniversiteyi Ankara da Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesini okudum. Okul bittikten hemen sonra askere gittim. Ağrı sıhhiye taburunda kutsal bildiğim 18 aylık askerlik görevimi teğmen olarak tamamladım.

Derken, ters bir göç uygulamasına girerek Yıldızeli’ne döndüm ve Yıldızeli lisesinde kimya öğretmeni olarak görev aldım.

O günler, belki de hayatımın en önemli günleri: Öğrenci olarak okuduğum okula öğretmen olarak gelmek olmuştu. Allah nasip etti,  böyle bir güzelliği yaşadım.

Halka şifa olur ümidiyle Yıldızeli’nde Şifa Eczanesi adlı bir eczane açtım. Arkadaşlarımla yeniden bir araya gelmek çok hoştu benim için…

Cuma günleri kurulan Pazar dolayısıyla oluşan kalabalığın içine karışarak onlarla beraber olmak: oralı olduğunu hissetmek ayrı bir zevk.

Bir ara eczacı olarak Yıldızeli Sağlık Merkezinde çalıştım. 12 Eylül 1980 de Yıldızeli’nden ayrılarak Ankara’ya tekrar göçtüm. Ankara da çeşitli hastanelerde çalıştım. Tıbba olan merakım beni yeniden okumaya sevk etti. Üniversite imtihanlarına girerek Ankara Tıp fakültesini kazandım ve yaşlı bir örgenci olarak gençlerle beraber altı sene okudum. Okul bitince doktor olarak Ankara Numune hastanesinde görev aldım. Sonra Gazi Üniversitesi Tıp fakültesine hoca olarak atandım. Orada profesörlüğe kadar yükseldim

Meslek hayatınızdan biraz bahseder misiniz?

 

Ankara Tıp Fakültesini bitirdikten sonra Ankara’da çeşitli hastanelerde görev aldım. Hıfsızsıhha Enstitüsü laboratuarcıların cennetidir. Orada bir müddet çalıştıktan sonra idari görev aldım. Türkiye’deki laboratuarların daha kaliteli çalışması, çıkan sonuçların doğru olmasının sağlanması, bütün dünya ile aynı sonuçları vermek gibi önemli bir proje üzerinde çalışıyordum ama bazı sebeplerden dolayı görevimden ayrılmak zorunda kaldım. Numune hastanesine döndüm. Gezerken bir ilan gördüm akupunktur kursu diye. Akupunktur o zamana kadar bildiğim bir şey değildi. Gizemli bir isim gibi geldi. Bu kursa katılmak için gittim sadece 10 doktor alıyorlarmış. Kurs başlayalı 3 gün olmuş. Kendi kadroları da tamamen dolmuş. Dolayısıyla beni alamayacaklarını söylediler. Tam böyle konuşurken bayanın birisi yeni doğum yapmış, kurstan çıkmak istediğini söyledi. Sonuçta o çıktı onun yerine ben girdim. Bana bazıları senin laboratuarcı olarak akupunkturda ne işin var dedi. Bende akupunkturun etkisini laboratuarcı olarak araştırmak istediğimi söyledim. Gerçektende o alanda çalışmalar yaptım.

 

Hocam akupunktur hakkında bilgi verir misiniz?

 

Öğrencilerimin bazılarının tezleri akupunktur ile ilgilidir. Mesela migreni akupunktur nasıl etkiliyor öyle bir çalışma yaptık.

Akupunktur herkese aynı reçeteyi uygulamaz. Genellikle herkesin değişik noktalarından tedavi uygulanır.

Bu çalışmalar devam ederken akupunkturun felsefesini öğrenmemiz gerekliydi öncelikle. Akupunktura göre vücut sadece bedenden ibaret değil, bizim sadece fiziksel bedenimiz yok, ruhsal bedenimizde var. Dolayısıyla hastalıklarda iki bedenin birbirlerini etkilemesi esnasında ortaya çıkıyor.

Yani ilk önce ruhsal bedende bir problem meydana geliyor, daha sonra fiziksel bedende ortaya çıkıyor.

Bunun doğruluğunu ülserde görüyoruz. Ülserde kişinin zihninde bir takım problemler vardır. Kişi bir stres içerisine girer arkasından on iki parmak bağırsağında bir yara yani ülser meydana gelir. Demek ki düşünce bağırsakta yara oluşturabiliyor daha kabaca bu şekilde söyleyebiliriz. Öyleyse düşünceyi göz ardı edemeyiz. Kalp hastalığının çoğunluğu stresle ortaya çıkar. Yani ruhsal bedenle fiziksel beden birbirleriyle bağlantı içerisindedir.

Diyelim ki karaciğer yağlanması olan bir kişide bizim beklediğimiz kişinin daha kızgın, tartışmaya kapalı, kısa sürede sinirlenen biri olmasını bekleriz. Dolayısıyla karaciğer yağlanmış olduğunda mesele sadece karaciğerin meselesi değildir, bütün vücudun meselesidir. Yani gerçektende karaciğer yağlanması olan kişilerin kalp hastalıklarına yakalanma ihtimalleri yüksektir.

Akupunkturu incelerken buradan şu sonucu çıkardım ki modern tıp bir araba tamircisi gibi bakıyor.

Diyelim ki bir kadının göğsünde kanser varsa o göğüs alınır o iş biter. Ama iş bitmiyor. Göğüs alındıktan sonra bir organı eksik olan kadın bir takım sıkıntılara girmektedir.

Cerrah hastalıklı bölgeyi aldı ama psikolojiyi unuttu.

Batı tıbbı psikolojik sorunları psikiyatristlere, böbreği dâhiliyeciye, diş ağrısını dişçiye bölmüştür.

Tabiri caizse nerede bir ağrı varsa orayı çekip alıyor tamir etmeye çalışıyor. Hâlbuki akupunktur da öyle değil.

Mesela kalp hastalıklarını ameliyat yapmadan tedavi edebilirsiniz.

Karaciğer yağlılığını kişinin yaşam tarzını değiştirerek, bazı tavsiyelerle yeme tarzını değiştirerek, enerji kanallarını açarak iyileştirebiliriz. Bu manada akupunktur batı tıbbından farklıdır.

Akupunktur bir felsefeye sahiptir.

İşin enteresan tarafı da bu felsefenin İslam felsefesine çok yakın olmasıdır.

Akupunkturda her şey bir zıttıyla mevcuttur. Yani bir beyaz kesinlikle bir siyahla mevcuttur. Bir kadın erkekle beraberdir. İslam dininde de Allah her şeyi çift çift yarattığını söylüyor. Akupunkturla İslam düşüncesi arasında bir paralellik var.

Bu paralellik beni biraz daha heyecanlandırdı görünce. Akupunkturda inanca göre her şeyi Tao oluşturmuştur. Bizim inancımızda da her şeyi Allah oluşturmuştur. İyiyle kötü vardır. İslam inancında da zulmet ve nur vardır. Nur her iyi şeyin kaynağıdır, zulmet ise kötü şeylerin kaynağıdır. Bu manada akupunkturun felsefesine baktığımız zaman bir peygamber düşüncesiyle de karşı karşıyayız.

Gerçektende Lao Tzu diye eski bir Çin düşünüründen bahsediliyor. Benim kanaatim bu adam peygamberdir. Çinliler arasında çok fazla iltifat görmüyor, Türklerin arasına geliyor. Türklerde de Şamanizm inancı vardır. Belki de Türklerin İslamiyeti bu kadar kolay kabul etmelerinin altında yatan şey Taoizmle,Şamanizmin birbirine olan yakınlıklarıdır.Sonuçta akupunkturun bize yabancı olmayan bir yanı var.Bu düşünceden sonra biraz daha inceleyince karşıma şöyle bir sürpriz çıktı,çok şaşırdım.

Meğerse akupunkturu bulan Türklermiş! Uygur Türkleri bulmuşlar.

Dolayısıyla akupunkturun deyimlerinin birçoğu bizim atasözlerimizin içinde saklı. Mesela bize yani Türk toplumuna göre hastalıkların altında yatan sebepler; soğuk, sıcak, güneş çarpması, nem, rüzgâr vurmasıdır. Bunların hepsi hastalık sebebidir. Akupunkturda da öyledir. Akupunkturda mikroplar virüsler yoktur. Böylelikle bir benzerliği daha görmüş oluyoruz. Bizim halkımız farkında olmadan akupunkturu yaşıyormuş aslında. Arkasından bunu da öğrenince tedaviye başladık, baktık ki halkımız akupunkturu bayağı benimsedi. Yani herkes akupunktura gelmek istiyor.

Devlet eğer önündeki büyük engeli kaldırmış olsa eminim ki hastaların %50 den fazlası akupunktura gelir.

Mesela biz gezen ağrılar diyoruz. Hastanın ayağında bir ağrı varken bir bakıyoruz geçmiş ağrı kalçada başlamış derken o da geçiyor ağrı omuza geliyor. Normalde Batı tıbbı ile uğraşan bir hastanın yanına gittiğimizde doktor bunun psikolojik olduğunu söylüyor.Halbuki akupunktura göre o hastalık rüzgar tipi hastalıktır.Halk arasında yel vurması diye geçer.Biz akupunktur ile o yeli uzaklaştırarak ağrıyı geçiyoruz.Bu öğrendiklerimiz başta hikaye gibi gelmeye başlıyor ama tedaviye başlayınca her şeyin düzeldiğini görüyoruz.Bende başlangıçta inanmamıştım.Baktım ki halkın şikayetlerinin  çoğunda bu faktör var.Bu faktörleri tedavi ettiğimde hastalar iyileşiyor. Çoğu hastalıklarda iyileşme oranı çok yüksek.%80 in üzerinde diye söyleyebilirim.

 

Akupunkturun beyin hastalıklarına, down sendromlulara olan etkisinden bahseder misiniz?

 

Bunlarla ilgili olarak devletin son zamanlarda almış olduğu tedbirler var. Bunları küçümsememek lazım. Onlar için özel okullar veriyor, onlara bazı ücretler veriyor fakat bunlar yeteri kadar kontrollü değil.

Mesela o okulların başında birer tane akupunkturist olmuş olsa zekâ geriliği olan çocuklarda zekâda artmalar görülür.

Akupunktur başarıyı, gelişmeyi arttırıyor. Mesela diyelim ki konuşma geriliği olanlarda kullandığı kelime sayısında, uzun süre alfabeyi öğrenmemiş olanların öğrenmelerini hızlandırmada etkili olur. Yalnız bunlar uzun süreli tedavi gerektirir tek seansta olabilecek bir şey değil.

Gelişmenin sağlanması hem biyoenerji ile hem de akupunktur ile olmaktadır. Biyoenerji ile akupunktur aslında benzerdir.

Akupunktura enerji tıbbı da denir. Enerji iş yapabilme kapasitesidir. Bizde ki ‘’can’’ a karşılık geliyor. Halk arasında ‘’canım çıktı’’ diye tabir edilen şey ‘enerjisi bitmektir’.Bu enerjiyi arttırma imkânı var.

Kişinin kendi enerjisini aktive ederek tekrar kendine vermek gibi.

Ben akupunkturdan esinlenerek biyoenerji kullanmaya başladım. Akupunktura göre vücudumuzda 24 tane kanal var. Bu kanalların içerisinden ‘can’ yani ‘enerji’ akıyor. Eğer enerji kanallarında bir takım tıkanıklık olursa canın akışı kesilir.’’Canım çıktı’’ gibi deyimlerde bu tıkanıklıktan meydana gelmiştir. Biyoenerji ile de bu canın serbest dolaşmasını sağlıyoruz.

İnsanı enerji yönünden açık bir sistem olarak kabul etmek lazım.

Evrenle daima ilişki içerisindeyiz. Eğer bir hücrenin canı çıkarsa yani hücre ölürse öldükten hemen sonraki hali ile ölmemiş bir hücre arasında organeller yönünden bir fark bulunmaz ama biri çalışıyor diğeri çalışmıyordur. İşte ben buna ‘’can’’ diyorum. Demek ki canı hücreyi çalıştıran program olarak söyleyebiliriz. Enerji tıbbı bu manada son zamanlarda çok değer kazanmıştır.

Akupunktur kişinin kendi ruhundan fiziksel bedenine enerji akışını sağlar.Asıl enerji kaynağı kişinin kendi ruhudur.

Bunu şuna benzetebiliriz. Prizde her zaman elektrik vardır ancak telefonumuzun sarj makinesinin fişini prize soktuğumuz zaman elektrik gelir ve telefonu aktif eder. Cep telefonumuzun normal bir enerjisi vardır, bir müddet sonra biter. Bittiği zaman onu sarj etmemiz lazım. İşte bu elektriği genel olarak bir ruh gibi düşünebiliriz. Sarj etmemiz gereken pili nefis gibi düşünebiliriz. Telefonun fiziksel yapısını da fiziki bir beden olarak düşünebiliriz. Demekki bizim yaşayabilmemiz için bir fiziki beden, bir nefis bedenimiz, birde ruh bedenimiz olacaktır.

İşte ruh bedenimiz bizim enerji kaynağımızdır.

Enerji ruh bedeninden nefis bedenine, oradan da fiziksel bedene akar. Eğer bu akışta bir problem varsa kişi her türlü hastalıklarla karşılaşabilir. Bende işte bu akışı kendi içinde sağlamaya çalışıyorum.

Tasavvufta kişileri tanımak için renkler kullanılmıştır. Kişideki rengi görerek hangi seviyede iseler ona göre zikir vermişlerdir.

Bizde de enerji ile uğraşırken kişinin bir enerji rengi ortaya çıkıyor, oradan kişinin seviyesini kısmen tahmin edebiliyorsun.

 

Size çok hasta geliyor. Bu alanda Türkiye’de bayağı tanındınız. Hangi tip hastaları ben daha çok tedavi ettim diyebilirsiniz?

 

Bize gelen hastalar genellikle bütün hekimlere gitmiş, bir çözüm bulamamış hastalardır. Mesela bana bundan 15 gün önce gelen bir hasta vardı. Hastanın elleri, ayakları, her tarafı titriyordu, ayakta duramıyordu. Bu hasta fizik tedaviye gitmiş, psikiyatriye gitmiş, nörolojiye gitmiş, bir sürü ilaç kullanmış ama hiç birinden fayda görmemişti. Benim tedavimden sonra normal bir birey gibi günlük yaşantısına geri döndü.

Mesela depresyon.10 senedir ilaçla tedavi gören bir hastam vardı. İlacı almış almış ama artık ilaç kullanmak istemiyordu. Modern tıptaki ilaçtan kurtulmak için bana geldi ve  iyileşti. Daha çok bu tür hastalarda etki görülmüştür. Daha çok disk kaymaları var. Bel ve boyun ağrıları var.

 

Migren hastalığı hakkındaki tedavilerinizden de biraz bahseder misiniz?

 

Migrende en etkili tedavi yöntemi akupunkturdur. Etkileri %80 e kadar çıkıyor. Hiç bir ilaç kullanmıyorsunuz ve hastaların %50 sinde iyileşme oluyor, diğer %50 sinde ise hayatını rahatça devam ettirebilecek kadar az ağrı oluyor. Migren ağrıları çok korkunçtur Çünkü benim 40 yaşlarında, çok aktif bayan bir hastam vardı. Bir gün bana geldi ve “benim şimdi hiç ağrım olmuyor ama ben şimdi ne yapacağımı şaşırdım. Eskiden ilaç kullanıyordum. Şunu yapardım bunu yapardım, belli bir alışkanlığım oluşmuştu.” dedi.

Bu şekilde bize latife yaparak gelen hastalarımızda oluyor.

Akupunkturun başka bir özelliği olarak hastayı sık sık kontrol ettiğimizi söyleyebiliriz. Hasta hep aynı doktor tarafından görülür. Dolayısıyla biz hastaların iyileşip iyileşmediğini görürüz ama bugün kü tıpta bunu sağlamak mümkün değil. Bugün başka bir doktora, yarın başka bir doktora muayene olursunuz. Dolayısıyla özel yerler hariç doktorların hastalarının gelişimlerini takip etmeleri çok sınırlıdır. Devlet hastanesinde bir doktora her gün 100 hasta geldiğini düşünürsek ertesi gün gelen bir hastayı hatırlama olasılığı bayağı düşük olur.

 

Akupunktur çalışmalarınız için sizin özel olarak açtığınız yerden bahseder misiniz?

 

Özel bir yer açtım. Mevcut sisteme göre hastanede çalışmam söz konusu değil. Zaten devlette bu tarz ücretleri karşılamıyor. Birazda mecburluktan özel bir yer açtım.

 

Akupunktur derneğinde bir göreviniz var mı?

Akupunktur derneğinin başkanıyım. Türkiye çapında 3 dernek var. Bizimki Ankara’da diğerleri İstanbulda. Onlar bizden daha önce derneği kurmuşlar orda benden daha tecrübeli çok değerli hocalarımız var.

Türkiye’de ilk defa üniversitede poliklinik açmak bana nasip oldu.

Poliklinikte ilk defa tedavi etmek çok zordur. Diğer doktorlar size bakarak bir açığınızı aramaya çalışırlar akupunkturu kabul etmemek için. Birde yapmış olduğumuz işler onlara sıra dışı gibi gelir. Bütün bunları göğüsledik ve polikliniği aşağı yukarı 10 senedir çalıştırıyoruz. Bu arada diğer doktorlarda akupunkturu öğrenmek istiyorlar.

Eskiden akupunkturu öğrenmek için Çine 150–200 doktor giderdi tersine şimdi hiç kimse gitmiyor.

Bir kişi için 20000$ masraf oluyordu. Artık Çin’e gitmek yerine burada eğitim alıyorlar. Ülkemize bu şekilde de bir katkı yapmış oluyoruz. Yani güzel gelişmeler var en güzeli de uzun süreli tedavi olarak sonuç alamamış hastalarda kısa süreli tedavilerde iyileşmeler görülmesidir.

Akupunkturun en güzel tarafı bu.

Bu tür gelişmeler oluyor ama genel olarak biraz uzun süreli tedavi.

Çok sabırlı olmayı gerektiren bir tedavi metodudur. Bazı alanlarda da ağrıyı en hızlı geçiren metottur.

Mesela ürtiker denilen vücudun birden bire kabarması hastalığı vardır ve de modern tıpta çaresi yoktur.

Bazı hastalıklarda tek bir seansta hastalıkları iyileştirebiliyorsunuz ama herkeste de aynı sonucu verecek diye bir kaide yok. Altta yatan bazı sebeplerinde giderilmesi lazım. Buna karşın yinede o alanda etkinliği en fazla olan tedavidir.

 

Son olarak Sivaslılara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Maalesef şimdiye kadar akupunkturu öğrenmek için Sivas’tan bir hemşerim gelmedi. Bir kişi öğrenmiş olsa artık Sivas’tan hasta gelmez buraya, oradan hallederler, gelip gitmek zor oluyor çünkü.

Biz senede 2 defa kurs açıyoruz, şimdiye kadar Sivas’tan bir doktor başvurmadı.

2012’de Mart ya da Nisan’da bir kurs daha açacağız. Sivas’ta gece ile gündüz arasında çok büyük bir sıcaklık farklılığı var. Biliyoruz ki hastalıkların en büyük etkinliklerinden biri de soğuktur. Dolayısıyla oradaki hastalıkların birçoğu akupunktur ile çözümlenebilecek hastalıklardır. Bu yüzden inanıyorum ki Sivas halkı akupunkturla tanışınca onu çok sevecektir.

 

 

Dergimiz hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?

 

Eğri Köprü Dergisini ilk gördüğümde şaşırmıştım çünkü böyle sponsoru olmayan kendi başına ayakta durmaya çalışan ve her kesimden insanın yazısını almaya çalışan bir dergiyi yönetmek oldukça zordur kanaatimce.

Dergi magazinsel içerikli değil daha çok Sivas’ı dert edinen kişilere hitap ediyor, bu da satılmasını bayağı zorlaştırıyor olmalıdır.

Mesela Kızılırmak projenize katılıyorum. Kızılırmak şu an Sivas’a tamamen yabancı durumdadır.Aksine bunu değiştirip Kızılırmak’tan faydalanmak gerekir.Bu derginin kamuoyuna yön verdiğini düşünüyorum.Bunu bir kere yürütmüş olmak,bu kadar uzun süre ayakta durmasını sağlamak büyük bir başarı,sizi kutlarım.

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER