YILDIRIM ROTBALANS
YILDIRIM ROTBALANS

SON DAKİKA

SivasTime
728X90 Banner Reklam Alanı Kodu
Prof. Dr. Zekai Özdemir

FATİH DEVRİNİN IHLAMUR KOKAN EVLİYA MEZARLIĞI; ÜSKÜP

FATİH DEVRİNİN IHLAMUR KOKAN EVLİYA MEZARLIĞI; ÜSKÜP
Bu haber 07 Kasım 2019 - 8:27 'de eklendi ve 80 views kez görüntülendi.

Senelerden beri rüyamda gördüğüm şehre gitmek üzere Ra- mazan’ın ilk gününde ve iftar vaktinde yola çıktım. yıldırım Beyazıt diyarı olan bu şehir Yahya Kemal ‘in söylemesiyle bir “kayıp şehir”; Üsküp. Ne zaman aklıma Üsküp gelse içimi bir hüzün sarar, Musul Kerkük de olduğu gibi. Ne zaman aklıma Yahya Kemal’in bir kıtası gelse Üsküp aklıma gelir. Hem hüz- nü hem hasreti içinde taşıyan bu şehir hem biz, hem de biz o. Arabaya bindiğimde gelmeyeceğini söylenen Ahmet abiyi gör- düm. Arkasından ben öğrenci iken asistan şimdi dekan olan Cevat hocamı gördüm. çok sevindim doğrusu. Arabanın arka koltuklarında bilim insanlar ve aileleri vardı. Bu arada ilk kez duyduğum Kabala kurabiyesine şimdiden ağzım sulandı.

Arabamız hareket ederek kısa bir zamanda ki bu Ramazan’ın mucizesi Mecidiyeköy’de olduk. Selahattin ağbi ve diğer misa- firlerde alındıktan sonra ataköye ulaştık. ataköy ve sonra revan olduk, Selaniğ’e. rehberimiz zekeriye bey de Balkanlar’da doğ- ma. Şivesi hiç değişmemişti Zekeriye bey helenilerden, bizans ve yunanlardan bahsederken Tekirdağ’a girdik. Tekirdağ’da ve- rilen kısa bir molanın ardından ispala sınır kapısına ulaştık. Çok zorluk çekilmeden sınırı geçip Yunanistan’a girdik. Sabaha karşı Kavala’da olduk. Rehberimiz zekeriyey bey, Kavalanın çok eski bir yerleşim yeri olduğu belirttikten sonra, Kavalalı Mehmet Ali paşa ve pargalı Halil Paşa’dan bahsetti.

Kavala’da anastasyas Cafe’de verilen sabah molasında bü- tün yolcular o kadar mutluydu ki kimse kalkmak istemiyordu. Kavala deniz ve ormanla örtülü dağlar arasında kurulmuş şirin bir şehir. Kavavalının Anadolu’ya dönük heykelini görmeden önce,  erşan  bacutoğlu  hocamlada  karşılaştığımıdan belirtmem

 

edemem. Hocamı yörük Bey’den Cemal beye yaptığı “eee ce- malciğim daha daha nasıldın” efsaneleşmiş sözüyle tanıyor- dum. Burada da dekan iken cuma namazı girişinde dekanlığını tebrik edenlere “çaysız ucuzca tebrikleri burada kabul ediyo- rum” dediğini öğrendim. Bu arada yan masada Cevat hocanın kahkahaları ayrıca dikkat çekiyordu. selahhatin ağbimin eşi kurabiyeleri beğenmedim deyince bende almaktan vazgeçtim. kavalanın içine doğru rehberimiz gitmek üzere herkesi kaldırdı. Kavalanın evi heykelin yanında ve sonradan kiliseye dönüşen ca- miyi gezdik. Kavalalı mısır hidiviydi. Hepimiz oradan tanıyor ve osmanlaya karşı savaşını hepimiz biliyorduk. heykelininde Ana- dolu’ya yüzü dönük at üstünde, çirkinmi çirkin, yok yok hoşmu hoş çehresiyle kılıçını çekip tekrar saldıracak havasında bir hey- keli, kuzey Kıbrıs haritasının kırmızı yani kanla çizilmiş olma- sı son derece manidardır. Tabiki bunu Konstantinopolis 460 km yazan tabelada Rumların bilinç altının derinliğinide göstermeye yetmişti.

Kavala tam bir Anadolu şehri. Üsküdar desem Üsküp üzülür, Bursa desem kavala üzülürdü. 2 saate yoldan sonra kendimi Se- lanik’te Atatürk’ün evinde buldum… Atatürk resmen pasbayi gi- yindirmiş elinde sanki bulaşıkçı eldiveniyle karşımda duruyordu. Sinirlendim ve anı defteri olsa bunları yazarım diyerek çıktım. Selanik kalesinden Selaniğ’e yukarıdan seyrederken Abdülha- mid’in sürgün edildiği adayı veAlaaddin evinizde uzaktan gördük. Beyaz kule; Galata kulesinin ikizi. Kanuni yaptırmış. Tam bir hapishane. Mahkumlar  burada  bir  yıl  içinde  ölürmüş.  Ren-  gi daha önce kırmızıyken boyanmış ve beyaz olmuş. Bu arada zekeriye beyin sokulllu ile anlattıklarında hafızamızı tazeledi. Saat dört gibi capsis otele geldik ve odalarımıza çekildik. Ben iftara kadar yattım. Uyanıp iftar ettiğimde resepsiyonda kimse- cikler yoktu… Ya şehre aktılar ya uykuya.

 

  1. 07. 2014 Pazartesi

Sabah 3 de kapım çaldı ve sahur yemeğim geldi. Muhebettim zirve yaptı. Saat 7. 30 gibi kalkıp duş ve traş sonrası Ahmet ağbi kapımı çaldı. Aşağıya indim ve 8 gibi Ulvî dertler ve ızdıraplarla dertkeş ve muzdarip olan bir şehir; Üsküp’ e doğru hareket ettik. Zekeriye beyin Balkan şivesiyle tarih sohbeti Yahya Kemal’in derslerini dinlerken kendinden geçen tanpınarın aksine ben ölüyor gibiydim. Nihayet uyudum ve Üsküp sınırı anonsuyla uyandım. VardarnehrinegelincevardarovasınıNaciyehanımokudu.Ovardar nehrinin derinliklerine daldım. Birde ne göreyim Tuna Nehri’nden bir damla ve benle konuştu; geçen yıl kardeşim Sakarya’dan Tu- na’ya selam getiren değilmesin dedi. O anda vardar nehri suyum- dan abdest almadan terketme burayı dedi. Ve şar dağından kopan bir parça al beni ve Bursa’ya götür dedi… Tuna o an bağırdı hayır o taşı izzetbegoviçin kabrine götür bendende selam söyle dedi… İlk olarak köprülüzadelerin doğduğu köy olan köprülü kasaba- sını gördük. Ve  o an, Faruk nafızın han duvarları aklıma gel-   di; bu dönemeç yazdan kışı ayırıyordu. İşte o dönemeç son-   rası karşımda duran minare bu mısrayı hatırlattı. Minare Elif  gibi dik durun diyordu sanki. Tabii dağa konulmuş haç ne ka- dar yüksekte olursa olsun hilaldende yüksek olamaz diyerek Hilal’i efsaneleştiren İzzetbegoviçe fatiha okumamak müm-  kün mü? Bu haç milenyum haçı olarak bilinir ve 2002 yılın-    da vodna dağına yapılmıştır. 66 metre büyüklüğündeki bu haç gece aydınlatılıyordu. Bu haç bana zaradaki dağa üç hilal dik- tiğimiz günler aklıma geldi. Yani bizim 30 yıl gerimizdeler halen. bu haça teleferikle çıkmak mümkün. Ve hayatta yap- mayacağım bir iş yapıp kayıp şehri şiirini arabada okudum… Otele indik eşyalarımızı koyup şehre çıktık. Ben kaçtım ve ku- ranları dağıttım. Birini 12 yaşında amir isimli hafız öğrencisine diğerlerini camilere dağıttım. öğlen namazımı yerlerden göklere yükselen gözyaşı vardır diyerek kıldım.

 

Taş köprüden geçerken iskender Efendi’nin doğumu büyümesi ve at üzerindeki heykellerine selam bile vermeden geçtim. Özel- likle hırsızlar heykeline dikkatle baktım. İçerisinde hayallerimi çalan hırsızlar olmadığı için eksik dedim ve İskender’e inat olsun diye selam verip geçtim. Üsküp’ün ortasında Büyük İskender’in heykelinin olduğu bir meydanı var. Meydan, Vardar nehrinin üze- rinden Eski Pazar (Şehre) geçen bir taş köprü ile sonlandırılmıştır. İskender heykeli iskenderizm ideoloji sanki simgelerek, İsken- der’in doğum seronomisi konumundaki heykellerde İskenderiye halkı diye bir halkın yaratmak için yapılmış mesajı veriyordu. Taş köprünün bir başı modern Üsküp diğer tarafı Osmanlı’nın Üsküp’ü. burada dikkat ettim nokta İskenderiye’nin heykelinin modern tarafa inşa fakat doğum heykeli Osmanlı tarafına kon- muş olmasıdır. Sosyolojik bir baskının resmi olan bu heykeller aynı zamanda ziyaretçilere siyasal bir mesajda veriyordu.

Osmanlı Üsküp’ü tam bir şar dağının devamında Bursa. Ge- nellikle Eski Pazar tarafında ağırlıklı olmak üzere, her yer eski Osmanlı eserleri ile dolu. bu nedenle bu bölgeye Osmanlı Üsküp demek daha uygun gibi geldi. çünkü Hamamlar, Camiler, Türk Evleri, köprüler vb. gibi

Üsküp dua Şehri. Kendini  başkasına  feda  etmenin  içten  içe çekilen acısı vardı Üsküp’ün. Ve şehrin gözleri utanma  acıma ve hoşnutsuzluk  doluydu.  Nazlı  bir  küçükhanım  eda- sı vardı. Kendinden başka her şeyi  unutmuştu  Üsküp.  Hava çok sıcaktı ama tirtir titriyorum ve ağlıyorum bu şehirde. Üsküp’e ben Yorgun gözlerimle toza dumana karışmış gönlümün içiymiş gibi bakyordum. Meyhane gibiydi içim, içimde koca bir fıçı vardı sanki yok hayır fıçı değildi; uzun süre omuzumda taşı- dığım dava yükü içime saklanmıştı. Üsküpe saklanmıştı. Güne- şin batan kızıl ışıkları gibi içime kapanıyordum, gitgide. İçimde nede çok taş köprüler varmış. Her köprüyü geçerken sessizlik sarıyordu  beni.  Bu  içsel  seyehatte Yorgunluk  dahi duymuyor-

 

dum. Dışımdaki zebanilerden kurtulmuş, özgür biri gibi dolaşıp duruyordum. İçimde yeni bir hayal dünyası kurmuştum. Midem sımsıcak evimdi, ciğerlerim fabrikalarım. Hey hat kalbim aynı kalpti. Fakat bu kez kendi rastlantısal olarak yarattığına aşık ol- mamıştı.

Nilüfer’in suda öldüğü gibi Üsküp’de Balkanlar’da ölüyor. Gözyaşım yay oldu gözüme Damlalar ok oldu kirpiğime gönü- lümde su ile ateş yanyana Üsküp’ü gezerken. Ben seni, bahara aldanmış erik ağacı kadar utangaç da severim haberin olsun; Üs- küp. Cemal Süreyya) Sen kirpiğimden düşen hüzün, gamzeme düşen gülüşümsün; Üsküp

Hamam mimarisi ve uzaktan kalenin resmini aldım. Kırıl alfabesini geliştiren iki kardeşin heykelinin önünde dururken Lenin geldi aklıma; ne demişti, alfabeyi değiştirelim teklifinde bulunanlara şu anlamlı mesajı verdi; değiştirirsek dostoyesky ve puşkini kim anlayacak? Murat paşa camini gezdikten sonra suli han ve kurşunlu hanı gezdik. Kanuni’nin yaptırdığı bu hanlar dö- küntü içindelerde. Duvarlarına baktım ki birde ne göreyim ma- raşlı şeyh oğlu satılmış burayada uğramıştı…;

Aradan yıllar geçti işte o günden beri Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bili- rim. Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar, dönmeyen yolcu- lara ağlayan yaslı yollar! Ey garip çizgilerle dolu han duvarları Ey hanlarýn gönlümü sızlatan duvarları.

Sonra Yahya Kemal’in kayıp şehir isimli şirinin ikinci kıta- sının son mısrasına konu olan İsa beyin kendi maaşı ile yaptır- dığı camiye geldik. Her iki camide Selçuklu Osmanlı mimari-   si kokuyor. Özellikle bayanların üst katı tam anlamıyla benim doğduğum zaradaki Selçuklu mimarisi camiye benziyordu. Hem camilerde hemde hanlarda cedlerin mağfiret iklimi içinde ruhum kayıp oldu.

 

İlyas, ben Ahmet ağbi İsa bey caminde kaldık, grup gitti. Na- maz eda ettikten sonra yürüyerek bir Cafe’ye gidip çay içildi.  Ve üçümüz Akşama doğru elifle taş köprü üzerinde karşılaştık. Elif’in ilk cümlesi “Kartallar yalnız uçar kargalar toplu uçar” bu cümle benden ona almaatadatan hatıra kalmıştı. Ben otele gelip uyurken onlar gezmeye devam ettiler. Makedonya’da saatler bir saat geri alındı için iftar saati 9 yerine 8 oldu. İftara yakın uyan- dım. Aşağıya indim bir fırtına bir yağmur olamaz böyle bir şey. Fırtına tam dindi Elif Ahmet ağbi ve ismi burcu olan bir hanım geldiler ve biraz bekledikten sonra iftar için destan köfteye gittik. Sonra trileçe denilen üç farklı sütten yapılan çok güzel bir tatlı yedik, nargile Cafe’de kahve içip doğruca sabah gittimğim Murat paşa camine giderek teravih kıldık. teravihde yalnız değildim, “Recep, Şaban, Ramazan’da” vardı. Teravih sonrası Recep bey erşan bey Feyzullah bey ve burada yaşayan Selçuk bey ve eş- leriyle çay içip sohbet ettik. Erşan beyin ince ve kıvrak zekası dikkatimi çekti. 12 gibi otelimize gelip, yattık.

 

 

  1. 07. 2014 Salı

Sabah erkenden kahvaltıya inerken elifle karşılaşıp restauran- ta girdik. Erşan hocama samimi bir duyguyla çok şıksınız dedik- ten sonra kahvaltıya geçtik. ahmet bey ve Cevat bey ve burcu Hanım’da geldiler sohbet ederek kahvaltı bitti.

Konferansın yapıldığı üniversiteye yürüyerek gittim. Çok güzel bir üniversite. Yusuf, turay bey. Anara, çıpara ve aynurya manasdan gelmişlerdi. Sarılıp hasret giderdik. Sonra birolla baş- ladık sohbete akşama kadar asistanı Mustafa ile birlikte gezdik, namaz kıldık iftar yaptık. Eski Pazarda (şehirde) ki ben buraya Osmanlı Üsküp ü ismini daha yakıştırdım “Turist” isimli lokan- tada yemek yedik. Güveçte kuru fasulye ve köfte. Köfte peynirli idi ve acayip bir lezzeti vardı.

 

  1. 07. 2014 Çarşamba

Sabah sahur yapmadan uyandım. Akşam Birol ve Mustafa, Umut’la yediğimiz peynirli köfte muhteşemdi. O nedenle akşa- ma acıkmadan gala yemeğine katılacağım. Konferansın yapıldığı Kırıl methodist Üniversitesi geçtim. Birolla buluşup Recep beyin oturum başkanlığı salondaki konuşmaları sonra ersan bey din- leyip ve nihayet kendi sunumumu yapıp otele gelip iftara kadar uyudum. Birol ve Mustafa’yı bekledim gala yemeğinde buluş- tuk. Birol hocam kalk buradan gidelim Deyinceye kadar elim yemeğe gitmedi. Daraldım. Yemeğin zulmatı kalksın diye çok dua okumama rağmen içim rahat değildi. Bu yemeği yapan kim- di? Ve hemen kalk Birol gidiyoruz dedim ve kalktık. Old Balkan isimli lokantaya geçtik. Umutta orada idi iştahla orucumuzu açıp kahvemizi içip akşam namazımızı kılıp, tekrar gala yemeğinin yapıldığı hristiyan Üsküp tarafına geçtik. Yusuf sarhoş bir hal- de beni yakaladı. Uzun uzun gönül sohbeti yaptı. Ben sonradan birolların yanına geçip oradanda otele gelip uyudum. Gece ezan okunmadan birolun umreden getirdiği hurma ile sahur yapıp tek- rar uyudum ve sabah 8 gibi resepsiyonda oldum.

Rahibe terasanın evine gittik. Hiç keyifli değildib. Bu kadını herkes sevdi ben bir türlü sevemedim. resim dahi çekmedim.

Çok güzel bir havada yola çıktık. Önce pridneye ardından manastıra vardık. Atatürk’ün okuduğu idadiyeyi gezdik. Rezne- li Niyazi ve itttahat ve terakkinin kurulduğu sarayı gördük. Oh- ride geldik ki ayrı bir ortam. Göl kıyısında muhteşem bir yer. Bayıldım doğrusu. merkezde Osmanlı’dan kaldığı her halinden belli çınar ağacının arkasında müslümanların cafesine oturdum. Pridle yolu hayatımda göreceğim bütün yeşillikleri gösterdi. Ihlamur kokusu ruhumu sardı. pridle kiraz ve elma bshçeleriy- le dolu. akşama iftarlık alırım artık. Şemsi paşa Talat ve Enver paşalarında gezdiği bir bölgedeyiz. ben Enver paşayı hakikaten severim. Buradada rahmet okudum.

 

Ohrid ve Ohrideyiz. Çok narin çok zarif ve çok naif bir ses- sizliği bilinmeyen hüznü içerinde bir yer. Sırrını içinde taşıyan orhid tabiatı ve gölüyle sessiz gülüyor fakat gülüşünde bile gizli bir matem var. karalar bağlamış gibi. Kimsesiz gibi. Kalabalıklar içinde Yalnız şehir ohrid. Biriyle randevusu varda gelmemiş gibi mahzun… Birini, sevdiğini, kurtarıcısını bekleyen şehir. Ümit ve korku içinde gelecek gelmeyecek, papatya falına bakan şehir… göl suhulet ormanlar sükünet içinde. Ne deniz kızı var ne orman perisi. Rüzgarın çıkardığı müzikte dans etmeyen yeşil yapraklar. ıhlamurlarda olmasa şehre ölü şehir diyeceğim. Ve nihayeT hal- vetiye tekkesinde zikir halkası inci mercan gibi halka halka oldu ve şehre can geldi, ormanlara heyecan geldi, yapraklar semaya başladı. Sırrı aşıkar oldu aleme cihana, batıya. Ve yarin sabah Güneş batıdan doğacak belli. Ruhumun seyahati başladı. Şehri yukardan seyretmeye başladım. sağıma baktım Amiş efendi solu- ma baktım Nur Muhammed Arabi Hz. ve başımı kaldırıp yukarı bakamadım, heyecandan. Şehir zikir halkasını takmıştı boynu- na ve her bir zikir inci oldu müminelerin elinde tesbih oldu…  Ve ersan bey tesbihini bana uzattı aşığından. Nur Muhammed, al dedi, Amiş efendi sar dedi… Aldım tesbihi ıhlamur kokuyordu… Uzattım Nur muhammede nefes verdi ve tesbih Gül kokmaya başladı. Şehirde ki ıhlamur korkusuda kayıp oldu, şehir Gül oldu gülistan oldu. Balıklar döne döne zikre başladı kuşlar kanat çarpa çarpa Miraça yolculuk var, miraçın zaptı yakın diye ilahi okuma- ya başladılar.

Secde eden görmedim sadece büyük çınarın altında miskin miskin yatan bir köpek vardı. Bir kedi yanına geldi miyav dedi ve köpek kıtmır oldu

İftarımı geç açtım olsun. Ben zaten zikir yemiştim. Ben zaten şamar yemiştim. Kendime geldim… Sabır bile şehrin bekleyiş- deki sabrı kıskanıyordu ama ben kıskanmadım. Çünkü bir sancılı bekleyiştir aşk sessizlik içinde gün boyunca.

 

  1. 07. 2014 Perşembe

Sabah erkenden kalktım ve Ohrid gölünü balkondan izledim. Ohrid bir su damlası gibi güzeldi. Manzara değildi bu doğa ha- rikasıydı. Sanat değildi bu bir hakikattı. Balkon sefası başka bir şeymiş. İstanbulda unuttum bunu. aylar var ki balkonda oturma- dım. Gidince ilk işim annemle iftarı balkonda açmak olacak.

Aşağı indim ve arabaya yerleştim. Yolumuz Kosova ve piriş- tineye doğru. Yol değil burası ağaçlar arasında ve yeşillikler ara- sında bir geçit. Öyle bir geçit ki ne yazdan kışı ne kıştan yazı ne bahardann sonbarı ne sonbarı baharı ayırmıyordu. Zaman mev- simlere bölünmemiş yekpare an olmuştu. Araba gidiyor ama za- man duruyordu. Mevsim zamansızlık mevsimi. Tepe başında bir park yerinde durduk. Biraz köpek gürültüsü var ama olsun. Baştan dedik doğal burası diye. Rüzgar demire suyu veren Demirci gibi işledi içime. Çelik olamam ama geyik muhabettinede Dalamam. Doğayla sohbet etmek istiyorum. İşte Sarı Saltuk burak üzerin- de, işte Amiş efendi, yaprak üstünde ve işte Melamiler postişin üzerinde. Tahir mekan yapıyorlar belli. Zaman durduğu için Ta- hir zaman yapmıyorlardı. Güneş yapraklara vurdukca yapraklar mümin yeşiline dönüyordu. Özlem bitti, hasret bitti. Vuslat ki  ne vuslat. Kosova meydan muharebesi nefs savaşları ve yenik düşenler. güneşin gölgesinde üşüdüm ve arabaya tekrar bindim. Beş gündür bu gün iç alemime gömüldüm. Bana arkadaş olan Yalnızlığımda beni terk etti. İçimdeki ben yıllar önce gitmiş-     ti zaten. Tek başıma kaldığımı iyice anladım. Tıpkı mezarlıkta birbiriyle konuşmayan fakat yan yana yatan kabirler gibiydim. Ölü taklidi yapmıyordum, ölmüştüm. Vasiyetim belli cenazemi üniversiteye götürmeyin, üniversiteden kimseyi seslemeyin, me- zarımı kimsesizler mezarlığına gömün ve mezar taşıma ismimi yazmayın. Çok mu ağır bir vasiyet bilemem ama benim en büyük servetim servetsiz olmam değil mi? Yayla havasında gerçekten Çelik gibi oldum.

 

Gostivariye geldik. Vardar nehrinin doğduğu yer burası. İlk kez Müslüman mezarlığı gördüm. ekipte bulunan şirin hanımın babaannesinin kabrine fatiha okurken çok ağladım ve arabaya binip ağlamaya devam ettim. Gözyaşım pantolonuma düşerken arkadaşın ailesiyle vedalaşması beni daha da perişan etti.

 

 

  1. 07. 2014

Harabatti baba tekkesine geldik. Sahte bir derviş ve samimi bir mümin Cumali hoca. Cumali hoca bir savaş gazisi. Tekke dört kapılı şeriat tarikat marifet ve hakikat veya dört halife kapısı. Kalkandere veya Tetovadan çıkarken veda hutbemiz Naciye ha- nımın sesinden maya dağı türküsü ve ben bu yerlerde duramam mısrası ardından kazanamadım sıla parası, her iki mısrada hasret kokuyordu.

Ormanlar yeşillikler ve kıvrım kıvrım uzanan yılan yollar- dan geçerek Prizineye geldik. ilkinde namazını Sinan paşa ca- minde kıldım. cami cıvıl cıvıl çocuklarla doluydu. Prizinde halvetiye tekkesini ziyaret ettim. Burası tam bir gözyaşı şehri. “Ben yaşama cesaretini ölülerden alıyorum.” “Anlatılarında ya- şadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden…” Ben de… Hem yaşama se- vincimi hem de cesaretimi. Yaşasın büyük ölüler, ölümsüz can arkadaşlar! Diyen Ali Çolak’a beyi burada anmadan geçemeye- ceğim. Her ziyaret beni hem mazide hem atide taaa nerelere han- gi derinliklere götürüyor, anlatamam ki. Mezarın başında kabir- ler konuşurken alamayan var mı? İşte ben bu gün priznede dolu dolu ağladım. Tanımadığım bir babaanne ve ismini tarih kitap- larından bildiğim padişahlar zikir erleri ve nihayet öldürülmüş hanlar hamamlar camiler için bu şehirde çok ağladım. O nedenle balkanların her şehri gözyaşı şehri. Ağladıkça her cenaze yeni- den abdest alıyor her han ve hamam yıkanır, pürü pak yıkanıyor ve her gün yeniden güneş gibi parlıyordu.

 

Priznedahadünkatliamşehriikenbugüngözyaşışehriolmuşsa yarin Medine yeniden kurulacak demektir. Sulh zamanında akan göz yaşı savaş zamanında akan kandan farklı değildir. Düştüyse gözyaşın bu toprağa, düşen kanla buluştuysa, harçı-merç oldular- sa kan, gözyaşı ve toprak korkmayın. Yeni baharlar yeni çiçekler açma vakti yakındır. Ağlamadan kim ulaştı sevdiğine, hangi aşık ağlamadı ki, ağlayan hangi aşık kavuşmadı ki, buralarda bah- tiyar belde mübarek belde huzurlu belde elbet bir gün olacak. Priznede görev yapan Türk askerlerini görüp resim çektirdik. Bir tanesi Afyon’u yani ekip liderinin hemşerisiydi.

Öğlen yemek yenilen yer çok zengin bir mutfağa sahipti. Gar- sonların hepsi oruçtu. Akşam yedide prizneden ayrılıp piriştineye Kosova’nın başkentine geldik. İftarı burada açtım. En ilginçti şu; Rıdvan Karluk hoca yolda herkese lokum ikram etti. ben almadım Tabiki. naciye hanım iftar için al dedi almadım. İftar sofrasına otur- dum garsona oruçum dedim. Garson Esad bir tabakta iki lokum bir hurma getirdi… Bundan ne ders çıkar bilemem. Esad isimli gar- son oruç olduğumu öğrenince turda bulunan o malüm yolcudan daha çok saygı gösterdi, etrafımdan ayrılmadı. Hatta bana kah- ve bile getirdi. Diğer yolculara vermedi. hatta sus söyleme dedi. Otellerde yaşanan olayları sabah dinledim. Suya para alanlar, kli- mayı vurarak çalıştıranlar daha neler neler.

 

 

  1. 07. 2014

Zekeriye beyin tekrar günaydın ritüelinden sonra Karadağ sohbeti milletin iştahını açtı ve yola çıktık. Mestan çavuş, Yıl- dırım Beyazıt ve Murad Hüdevendiyar. Kosova ovasına yerle- şen Osmanlı askeri. Ve sonra murad Han’ın türbesindeki çınar ağacı. Bu çınar ağacı Osman beyin şeyh edabalşnin rüyasında gördüğü ağaçtı. Bu bir ağaç değildi Osmanlı toplumuydu. çınar ağacı yaşlanmış ihtiyarlamış ama kökü sağlam. Ağaç ikiye ayrıl- mış bir tarafı Balkanlar’da kalan diğer tarafı Anadolu’da   kalan

 

osmanlıoğullarını ve aradaki beton bu iki Osmanlı birleşmesin diye sırpları tasvir ediyordu… Eyy ahmaklar çınarın kökünü ne- den ayıramadınız… Murad Han’ın otağını kurduğu yere bir be- ton dikmişler… Buraya bir çadır, çadırın iki yanında iki yeniçeri arkaya bir at, çadırın içine bir taht ve murad han… Benim aciz aklım düşünüyorsa tika neden düşünmez ki? Kosava ovasından çıkıp Üsküp yoluna doğru revan oldu kervan… Eskiden kervan- sayarda mola veren Osmanlı torunları şimdi benzin istasyonla- rında kapiçino içiyorlar… Nerde ayranım nerde kımızım… Ağla gözlerim ağla zamanıdır. UÇA Mezarlığı’nı fatiha ile geçtik.

Tur’un en küçüğü alyanın bir ağlama sesini duymadan sanırım yolculuğumuz bitecek. Tabiki Sinan’ın ikiz evlatlarıda bu yolcu- lukta çocuklar gibi şen görünüyorlardı. Üsküpe geri geldik. Elvin ve alvineye deri ayakkabı aldım. Kum Türklerinin yerleştiği kum- lakadan geçip palankaya ulaştık. Yolcular o kadar yorgun ki dün orman manzarasından heyecan duyarken burada herkes suskun. Dereboyu sınırına geldik ve Makedonya’yı birazdan terk edip, Bulgar sınırına gireceğiz. Balkanların Medine’si, Üsküp Priştine. Burada Müslümanlar Zamansız, mekansız ve ihvansız yaşıyorlar. Sınırların kaldırıldığı bir dünyayı özlemle Bulgaristan’a girdik. Bulgar polisi şöförü 5& kayıp oldu sen mi aldın diyerek işlem- leri uzattı. Kısaca rüşvet istedi. Bütün bir gün yol geldik ve ben odama çekilip yattım.

 

 

Son gün

Yunan ve Bulgar otellerinde sahur gelmesine rağmen Sof- ya’daki Türk otelinde sahurun gelmemesi çok manidar geldi bana. Otel sahibine mesaj bıraktım. Güzel bir yaz Pazarı’nda er- kenden uyanıp aşağı indim. Oteli beğenmediğimi tekrar etmek istiyorum.

Bu gün önce Ayasofya katedraline gidip sonra dönüş   yolcu-

 

luğuna başlayacağız. Önce mimar Sinan’ın yaptı camiyi sonra parlemento binası ve kadetral… Kadetral mimari muhteşem. Osmanlı’nın otağı kurduğu yerinde görüp arabamıza bindik. Yol boyunca herkes uyku haline geçti. Durduğumuz benzinlikte en az dört Almanya’dan Ramazan bayramı için Türkiye’ye giden araba vardı.

Şimdi son günün son sözleri;

Arkamda bırakırken Üsküp ve Kosova’yı, bizden sonra ge- lenler dua ve gözyaşlarımızdan tanıyacaklar bizi. Cami, ev ve ha- mamların camlarında bulunan buharların kokusundan hatırlaya- caklar bizi. Recep beyin hasreti dua eden sözlerini sadece Murat han duymadı, Fatih’de duydu Beyazıt’ta duydu. Yürek yangısı buralar. Hele prizine hele Prizine… Yabancı askerlerin koruma- sında olan bir Türk şehri. Üsküp’den Kosova’ya Kosova’dan Üsküp’e, Prizneden Piriştineye Priştinden Prizneye. Aşık’ın Ma- şuku. Bugun yine yüreğimde ince ve narin bir sızı hissedersin ya sanki bir parçan eksilmis gibi derinden icinden bir ahh cekmek istersin ya diyordu sevgili iki şehir. Kosova Üsküp’e Üsküp Ko- sova’ya ayrılmanın da vahşi bir tadı var ayrılıkta sevdaya dahil diye teselli ediyordu. Ve devam ediyorlardı; bir taraftan derinler- den tüm sesler sukut edercesine ben varım ya yetmez mi diyorlar. Papatyalarla motiflenecek şehrimizin sırma saçlarını ve yıldızlar alnımızdan öperek, mutluluğu koklayacağız her telinde bir ohh çekeceğiz…suskunluk marifet ve arif işidir. Evliya işidir, derviş işidir. Üsküp sen balkanların şeyhi, Kosova sen balkanların arifi, Bosna sen balkanların dervişi.

Kaç kez öptüm hayalimdeki gözlerinizi, yıldızları yerlere ser- perek, ayı güneşi Hilal’i sevdim sizi düşünerek. Kelebeğin gö- zünden yüreğinize düşeceğim anı sabır çekerek, sabra sabır ede- rek. Bunları duyan Üsküp sustu, Kosova ağladı, Kosova sustu Üsküp ağladı. Yüzümüze düşen gülüşlerde ısıtalım vuslatın her anını. Sabır et.

 

Musul, Kerkük, Semerkant, Buhara, Bosna, Bahçesaray, Ko- sova, Üsküp, ve Priştine’yi konu alacak şekilde “Türk Dünyasın- da Dokuz Işık” isimli bir kitap yazacağım.

 

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER